Bir Zamanlar O’nunla

Elif arabasıyla avluya girdiğinde fark etti merdivenlerden koşar adım çıkan küçük kızı. Arabayı park ettikten sonra bir müddet bakmaya devam etti kızın artık görünmediği yere. Gözleriyle aradı ama güneş yakıyordu bakışlarını, gözleri sulanmıştı. Müstakil bir evdi, dışının sarı boyası yer yer dökülmeye başlamıştı. Geniş bahçesi olan genişçe bir köy eviydi burası. Bahçede incir, limon, kayısı, portakal ve erik ağaçları vardı. Evin girişi bir üst kattaydı. Dolambaçlı merdiveni katetmek gerekiyordu oraya ulaşmak için. Evin alt kısmı araba park etmek için kullanılıyordu, bir de depo vardı. Bir kısmını çatının kapladığı terasa baktı. En üst kata. En üst katında küçük bir oda görünüyordu. Küçük kız oraya girmiş olmalıydı. Yavaş yavaş çıkmaya başladı merdivenleri Elif. Yukarı doğru kıvrılarak uzayıp giden merdivenlerden çıkmaya başladı. Etrafına bakında ama kimseyi göremedi. Karşısındaki odadan başka. Terasa çıktığında odanın kapısının ardına kadar açık olduğunu gördü. İçeri girdi tedirgin adımlarla. Kimse yoktu. Etrafı incelemeye başladı. Girişte, sağdaki duvarda kitaplık vardı. Kitaplıkta kitaplar… Sayıları azdı. Kitaplara doğru uzattı elini. Kimilerinin ciltleri eskimişti. Parmaklarını gezdirdi ciltlerinde. Bir tanesini çekip aldı. Küçük Prens… Bu kitabı çok severdi. Çizimleri ve konusuyla onu büyüleyen kült kitabı olmuştu her zaman Küçük Prens. Küçükken kitap karakterleriyle arkadaşlık ettiğini anımsadı.Bu anımsama yüzünde çocukluktan kalma bir gülümsemeye sebep oldu. Belli belirsiz bir gülümseme. Şimşek hızında yanından geçip gidiveren bir masumiyet. Sayfalarını çevirmeye başladı. Gözlerini kapattı ve kitapların kendine has o kokusunu çekti içine. Kapağını kapattı kitabın ve tekrar yerine koydu. Bir dostla vedalaşır gibi baktı son kez kitaba. Sonra kafasını diğer tarafa çevirip odayı incelemeye devam etti Elif. 2 tane küçük penceresi vardı odanın. İçerisi oldukça sıcaktı, terlemeye başlamıştı. Saçlarını bir eliyle toplar gibi tutup ensesindeki terin kurumasını sağladı ama pek etki etmiyordu. Rüzgar hiç esmiyordu. Pencereden dışarıya baktı. En üst katta olmanın avantajıydı manzaranın güzelliği. Karşıda sıra sıra dağlar, ağaçlar. İleri mahalledeki çocuklar uçurtma uçuruyorlardı. O kadar güzeldi ki. Rengarenk. Özgürlük kadar güzeldi. Yüzündeki gülümseme ve içinde uyanan sıcacık hisler, havanın sıcağını azda olsa bastırmıştı. Odaya tekrar baktı. Biraz dağınıktı. Kiler olarak kullanılan bir yerdi sanki ve birisi bu dağınıklığa rağmen kendine bir yaşam alanı yaratmak istemiş gibiydi. Duvarın kenarına üst üste bırakılmış halıları birisi koltuk olarak kullanıyordu büyük ihtimal ki sıra sıra bebekler vardı. Küçük kızın olmalıydı. Evde ondan başka kimsenin olmadığına emin oldu. Çünkü bir köy evinde avluya giren arabanın sesini duymayacak kimse yoktu. Muhakkak biri çıkar bakardı, ama kimse yoktu. Odadan dışarı çıktı Elif. Kafasını sağa çevirdiğinde çatıya uzanmış bir kız çocuğu gördü. Evet bu oydu. Ama orada ne yapıyordu? Allah korusun yuvarlanıp düşüverse aşağıya. Ah bu çocukların korkusuz cesareti.. Yaş aldıkça tatlılaşıyordu insanın canı. Küçük kıza baktı. Elif’i fark etmemişti bile. Gözünü gökyüzüne çevirmiş öylece bakıyordu ve ağzının içinde mırıl mırıl bir şeyler mırıldanıyordu sanki. Anlayamadı çünkü belli belirsiz bir dudak kıpırdatışıydı. En sonunda seslendi küçük kıza:
– Ne yapıyorsun orada küçük?
Küçük kız irkildi. Hemen doğruldu ve karşısındaki yabancıya baktı. Onu tanımıyordu. Ama göz göze geldiklerinde Elif tuhaf bir şey hissetti. Sanki kendisinden olan bir masumiyeti görmüştü kızın gözlerinde. Tüm duyguları aynı anda yaşıyormuş gibi ve tam olarak hangisini hissetmesi gerektiğini bilemezmiş gibi bir bocalama yaşadı. Küçük kız onu her an terslemeye hazır gibi bakıyordu. Bir an geri dönüp gitmeyi düşündü Elif ama yapamadı. Küçük kızı bırakmak istemiyordu. Küçük kız çocuklara has bir umursamazlıkla :
-Sen anlamazsın, dedi ve tekrar geriye yaslanıp aynı yere bakmaya devam etti.
Elif, kısa bir tereddütten sonra cevapladı:
-Anlat, belki anlarım kim bilir.
Küçük kız ”sen mi anlayacaksın” der gibi bakarak omuz silkip tekrar uzandı çatıya ve devam etti gökyüzünü seyretmeye.
Elif:
-Demek anlatmamakta kararlısın.
Küçük kız gözlerini baktığı yerden ayırmadan:
-Yanıma gelmen lazım, oradan göremezsin.
Elif kiremitlere tutuna tutuna kızın yanına vardı.
-Uzan, dedi kız.
Elif küçük kızın yanına uzandı. Gözlerinin güneşe alışması biraz zaman aldı.
Küçük kız:
-Görüyor musun geleni. Bak bak! İşte orada.
Eliyle yaklaşmakta olan bulutu gösteriyordu. Elif tam olarak ne anlaması gerektiğinden emin olamadan:
-Bulut mu?
Küçük kız:
-Sadece bir bulut değil. Baksana ejderhaya benziyor. Şu arkasından gelen de kurt başı gibi. Onları kendi aralarında konuşturuyorum. Çok eğlenceli oluyor. Denemek ister misin?
Elif gülmeye başladı.Bulutların şekli hakikaten kurt başına ve ejderhaya benziyordu.Demek kendi kendine, bulutları konuşturduğu için mırıldanıyordu.
Küçük kız:
-Neden güldün ki? Komik mi?
Elif:
-Hayır, hayır. Komik olduğu için gülmedim. Bir çocuğun hayal gücünün, bizim mantıklı tahminlerimizden ne kadar ileri seviyede olabileceğini bir an unutmuşum. Kendi kendine mırıldanırken altından böyle bir şey çıkacağını hiç tahmin etmezdim. Bunu hep yapar mısın?
Küçük kız:
-Evet! Hemde hiç sıkılmadan. Biliyor musun? Güneş batmaya başladığı zaman daha da zevkli oluyor. Çünkü bulutların rengi değişiyor. Bende ona göre konuşturuyorum bulutları. Daha heyecanlı oluyor. Hava tamamen kararmadan hepsinin eve gitmesi gerekiyor. Ama bazen geride kalanlar da oluyor. Onları gece bekçisi yapıyorum. Eve girenleri koruyor onlar.
Elif:
-Bak sen. Demek öyle. Peki yalnız başına hiç sıkılmıyor musun? Arkadaşların yok mu?
Küçük kız:
-Arkadaşlarım var. Tek başıma da hiç sıkılmıyorum. Ama bu sadece benim bildiğim bir oyun. Tek kişilik. Onlara anlatmadım. Çünkü benim gördüğüm gibi göremezler. O yüzden ne kadar zevkli bir şey olduğunu da anlayamazlar.
Elif:
-Haklısın galiba. Kimse bizim gözlerimizle bakamaz ve göremez. Ben oyununu çok sevdim biliyor musun. Bundan sonra bulutlara her baktığımda seni hatırlayacağıma eminim.
Küçük kız gülümseyerek baktı Elif’e. Onu sevmişti. Yetişkin olmasına rağmen, oyunu ona saçma gelmemişti. Elif ise çocuğun masum yüzüne baktıkça, ondan yayılan her gülümsemenin gök kuşağı gibi renkler yaydığını ve her yerini kuşattığını hissediyordu. Çocukluk böyle bir şeydi işte. İnsan kaç yaşında olursa olsun, küçülüyordu ruhuna bir çocuk sesi değdiğinde. Küçük kızı incelemeye başladı. Altın sarısı saçlar, uçları kıvır kıvır. Rüzgarda bir o yana bir bu yana dalgalanıyordu. Üstü başı da epeyce tozluydu. Bu ona asi bir görüntü veriyordu. Elinin üstünde sanki yere düşmüş de eli de düşmenin etkisiyle sıyrılmış gibiydi. Kırmızı ve çizgi çizgiydi.
Elif:
-Eline ne oldu? Acıyor mu?
Küçük kız:
-Hayır acımıyor, ama yanıyor biraz.
Elif:
-Nasıl oldu?
Küçük kız:
– Okul kapandıktan sonra arkadaşlarla bahçesinde oyun oynuyoruz. Büstün olduğu yer gemimiz oluyor. Karşısındaki ağaçlıklı alan da ada. Gemimiz battı. Bizde yüzerek adaya ulaşmaya çalıştık. Peşimizde korsanlar da vardı. Acele etmemiz gerekiyordu. Ben karaya yaklaştığımızda kayalıklara tutunmaya çalıştım. O esnada elim yaralandı.
Elif:
-Vay canına! dedi. Ve evin karşısındaki okula bakmaya başladı. Bahçesi kocamandı. Kocaman ağaçlar vardı bir tarafta. Adaları orası olmalıydı.
Küçük Kız:
-Arkadaşlarımı arıyorsan boşuna bakma. Henüz öğlen. Akşama doğru çıkıyoruz oynamaya. Şimdi hiçbirini göremezsin. Hava çok sıcak baksana!
Elif:
-Evet haklısın. dedi. Sırtı sırılsıklam olmuştu terden. Serin hava istiyordu acilen. Güneşin altında biraz daha kalmaya devam ederlerse ikisinin de başına güneş geçecekti.
– Çok sıcak olmadı mı sence de? Aşağı mı insek acaba. Biraz gölgede otursak iyi olacak gibi ne dersin?
Küçük kız:
-Olur.
Beraber indiler çatıdan. Gölgeye gittiklerinde daha da fark ettiler ne denli terlediklerini. Merdivenlerden yavaş yavaş inerlerken evin demir kapısının yavaşça açıldığını duydular.
Elif:
-Evde kim var?
Küçük Kız muzip bir gülümsemeyle Elif’e baktı. Cevabı bilinen bir soru sorulduğunda, muhatabın gözlerinde beliren ipucunun, anlaşılmayı bekleyen kayıtsızlığını gördü. O an hissettiği şey şuydu Elif’in ; küçükken yağmur yağdığında elektrikler kesilirdi hep. Şimşek her çaktığında etraf bir saniyeliğine pespembe oluverirdi. Pencerenin önündeki koltuğa oturur,ellerini çenesinin altında kovuştururdu ve sokağı seyrederdi. O an gök gürültüsüne eşlik eden tek şey kömür sobasında gürül gürül yanan odunların sesi olurdu. O saniyeler süren pembelikte hissettiği huzuru duyumsadı Elif küçük kızın gözlerinde. Ve ona sarılmak istedi.. Sımsıkı.. Hiç bırakmamak.. İçinin en derin köşelerinde onu saklamak istedi o an. Üst kattaki kapı açılmıştı ve merdivenlerden biri iniyordu yavaş yavaş. Ayak sesleri gittikçe yaklaşıyordu.
Küçük Kız merdivenin altındaki yeşil bisikletini çıkarttı.
-Gitmem gerek.
Elif:
-Nereye? Ama nereye.. Hayır dur gidemezsin. Seni bir daha nasıl bulabilirim? Hem .. hem daha bana adını bile söylemedin!
Neredeyse ağlayacaktı Küçük kız gidiyor diye.
Küçük Kız:
-Buradaki görevimi bitirdim. Artık gitmek zorundayım. Sende biliyorsun ki istesem de kalamam. Bu arada bisiklete bindiğimi anneme söyleme olur mu? Direksiyonu bırakarak yokuş aşağı sürdüğüm için kızıyor.
Pedalları çevirmeye başladı Küçük Kız. Bahçe kapısına kadar onu takip etti Elif. Kapının önünde son kez ona baktı Küçük Kız.
-Kim olduğumu zaten biliyorsun öyle değil mi? Ben senin küçüklüğünüm. Ben senim. Bakma bana öyle.. Zaten sahip olduğu bir şeyden insan nasıl ayrılabilir ki.. Sadece hatırlatman gerekiyordu ve artık hatırlıyorsun..
Elif.. Gözleri dolu dolu, hızla pedalları çevirerek kendinden uzaklaşmaya başlayan kendi küçüklüğüne baktı. Yokuşun tepesindeydi şimdi. Evet biliyordu ne yapacağını… Hızla aşağı doğru inecek ve iyice hızlandıktan sonra ellerini serbest bırakacaktı. İşte geliyordu. Dalga dalga saçlarıyla, kollarını rüzgara doğru açmıştı. Her an kanatlanıp uçacakmış gibiydi. Önünden hızla geçti. Gözleri kapalı.. Ve o ,o yok olmuştu. Yoktu. Sokak boştu.Gitmişti. Okulun bahçesine baktı. Orada artık bir okul yoktu. Okulun yerini bakımsız otlar bürümüştü. Okulu seneler önce yıkmışlar, büstü kaldırmışlar, bir zamanlar ada olan ağaçlık alan ise dikenli otlardan görünmez olmuştu. Yavaş yavaş avluya geri girdi. Boğazı düğüm düğüm oldu o an. Yoksunluk duygusuyla kendine ağır gelen başını taşımakta zorlanıyor gibiydi. Apırlaştığını hissediyordu.
-Hala..!
Kafasını merdivenlere çevirince yeğeninin tıpkı kendi küçüklüğüne benzeyen yüzüne gördü. Kollarını açmış ona doğru koşuyordu. Sarıldı ona. Sımsıkı sarıldı, öptü,öptü..
-Hoş geldin hala!
Elif:
-Aşkım benim.. Çok özledim seni halacım.
Onu kucakladı Elif ve oldukları yerde dönmeye başladılar. Elif Almina’yı döndürdükçe kıkır kıkır gülüyordu küçük kız. Ve o böyle her güldüğünde onu mıncıklamak istiyordu Elif. Doyamıyordu sevmeye.. Onu yere tekrar indirdiğinde;
Almina:
-Bende bende. Gel bak sana ne göstereceğim.
Beraber terasa çıktılar. Bir zamanlar oyun odası olan yerde şimdi kocaman bir boşluk vardı. Seneler önce o da yıkılmıştı. Oyun odasının yerini sandalyeler almıştı. Ama kim oturursa otursun dolduramazdı artık yok olanın yerini.
Almina:
-Hala bak burası çok güzel demi. Baksana etrafa. Manzarası çok güzel demi hala. Burada oturalım mı?
Elif:
-Olur halacım.
Oturdular. Çatıya baktı Elif. Orada geçmişten kalan ayak izlerini hala görebiliyordu. Oyun odası yoktu artık. Ama Elif bir zamanlar orada kendi kütüphanesini kurduğunu ve kitaplarını alıp giden arkadaşlarının geri getirmediği her bir kitap için ne çok üzüldüğünü hatırlıyordu. Anısı olan her köşenin kendine has kokusu hiç ama hiç silinmiyordu. Almina kedi gibi Elif’e sokulup kucağına oturdu. Başını boynunun altına yerleştirdi. Elif Almina’ya sarılıp batmakta olan güneşin ufukta bıraktığı kızıl çizgileri seyretmeye başladı. Büyümekten nefret ediyordu. Ama aslında büyüyen tek şey görünüşüydü. Ruhu… O hiç büyümemişti ki. Hep aynı köşesinde duruyor ve doyasıya yaşıyordu çocukluğunu. Hayatta doyamadığı tek varlıktı o. Şimdi ise kucağında sevimli bir kız çocuğu vardı. Kendi yeğeni. Cıvıl cıvıl sesiyle, insanı gençleştiren ruhuyla ve hep gülümseyen gözleriyle.. Ona baktı Elif.
Elif:
-Sıkıldın mı halacım?
Almina başını salladı ve gülümseyerek Elif’e baktı.
-Hmm.. Anladım. Peki o zaman. Şu yaklaşmakta olan bulutları görüyor musun?
Almina:
-Evet!
Elif:
-İşte şimdi sana onlarla ilgili bir hikaye anlatacağım. Ve sen o hikayeyi hiç bir zaman unutmayacaksın.
Almina:
-Ya unutursam hala?
Unutmazdı.. Unutamazdı. Biliyordu Elif. Hafızanın temellerini çocukluk atıyordu. Ve zaten sahip olduğu bir şeyi, insan hiç bir zaman unutmuyordu.. Bazılarımızın geçmişi fırtına gibi esiyordu şimdiye. Ve o fırtına hiç bir kuytu köşe atlamadan, ıslığını çalıyordu yaramaz bir çocuğun ağzındaki düdük gibi. Her ıslık, tiz bir irkilmeye sebep oluyordu. Hatırlamak istemediği ne kadar yıl varsa onu büyüten, kapısının önüne doğru süpürüyordu artık yerini daha net hatırladığı çocukluğunu. Gözünün önünden geçen siyah beyaz film şeridini koparmak istiyordu zihni. ‘Bir zamanlar’ ile başlayan cümlelerini çoktan çöpe atmıştı. Çünkü o an, o zamanın ta kendisindeydi. Fark edilip onarılmayı bekleyen ‘geniş zamanlar’dan bunalmıştı. Ne çok geçmiş vardı kendisiyle beraber sürüklediği yerlerde. Hiç gitmediği yerlerde bile ayak izlerini görür gibiydi. O, yaşamıştı. Zamanın kendisini yaşamıştı. Artık sahip olamadığı tek şey, şu an olduğu kişiydi. Ve başladı anlatmaya..
– Uzun zaman önceydi ve doğudan bir bulut çıktı yola….
Gözlerini kapattı. Tenini okşayan rüzgarı, saçlarını havalandıran yıldızları hissedebiliyordu.Şimdi Almina’yla o yokuştan aşağı pedal çevirip kollarını açtığını ve tüm bulutları kucakladığını görüyor gibiydi. Evet.. İşte şimdi tüm zamanlara sahipti..

 

 *Müzik Önerisi: 

Paylaşmak
Nazmiye Şen

“Ada değildir insan, bütün hiç değildir bir başına; anakaranın bir parçasıdır, bir damladır okyanusta… Bir toprak tanesini alıp götürse deniz, küçülür Avrupa, sanki yiten bir burunmuş, dostlarının ya da senin bir yurtluğunmuş gibi, ölünce bir insan eksilirim ben, çünkü insanoğlunun bir parçasıyım; işte bundandır ki sorup durma çanların kimin için çaldığını; senin için çalıyor.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.