Çocuk Gelin

Kocaman bir aile içerisinde sevgiyle büyümek yetmiyordu yaşanacakların önüne geçmeye. “Çevre” diye bir gerçek vardı, aşılmıyordu duvarları Çin seddi gibi çıkış bulunamıyor, bezdiriyordu insanı. Aslında doğru sayılıyordu o vakitler çevrenin yanlışları. Nedendir bilinmez herkes yanlış olunca doğru gibi geliyordu yaşanılanlar.

Sevgi ile büyüdüm, sevgi ile büyüdük aslında. 10 kardeşten en küçüğün iki büyüğü genç bir kızdım. Kafam çok çalışmazdı, çoğu okumuş bir aileden “Ben okumak istemiyorum” diyen bir özgüvene sahip farklı bir kız çocuğuydum. Zorla yapılan şeylerin verimsizliğinin farkında olan babam, üzüldü önceleri, ama ısrar etmedi haliyle. İlkokul sonrası yaptım okumama seçimimi. Pişman mıyım? Bütün bunlara değineceğim.

Okumayınca ben de bir anda büyüdüm sandım, ev işleri, halı dokumalar derken bir bakmışsın evde annem gibi hissederken bulmuşum kendimi. Büyüdüm mü, hayır. Sadece büyüdüğümü sandım.

Yaşım 14 olduktan sonra başladı görücüler, kapıları aşındırmalar. Güzeldim, bunun da gayet farkındaydım. Alımlı genç bir kız olmak ve yaşadığımız küçük ilçede herkesin gözünün üstümde olması farklı hissettiriyordu. Şımardım mı, evet. Ama hep daha olgun, daha düşünceli, daha anaç davranmaya çalıştım. Dışarıdan görenler hayran olur, yaşının kızı değil bu derlerdi.

İki yıl tüm bekar erkeklere istendim. Tüm ısrarla yapılan olumsuz dönüşlerimizse bizi garip bir şekilde dışlanmalara itti. Babam üzülüyordu, hissediyordum. Küçük kızını vermiyor diye insanların tavırları artık ezmişti babamı. Hüzünleniyordu, bazı akşamlar odasında sardığı tütünlerin dumanında silueti kayboluyordu. Kalbim kanıyordu babamı böyle görünce. Babam sert, otoriter bir adamdı. 10 evlattan bir ben miydim onu böylesine yıkan. Bugünlerin geçmesi, onu bu hallerde görmemem için sanırım evlenmem gerekiyordu diye düşündüm. Olgun görünmeye çalışıyor olabilirim, nihayetinde 16 yaşında bir çocuktum.

Derken bir yaz günü annemin akrabalarının gelmesiyle şenlendi evimiz. Akraba ilişkilerimiz hep kuvvetli olmuş, evimiz hiç boş kalmamıştır. Ancak bu misafirlik diğerlerinden farklıydı. Kapıların ardında ben konuşuluyordum. Ben ve akrabamızın oğlu. Heyecanlandım, bu heyecan her zamanki gibi çocuk kafasıyla beğeniliyor olmaktan ileri geliyordu. Şimdilerde anlıyorum. Onlar bizde kaldıkları süre boyunca  bütün gözler yine üzerimdeydi. Çok da yabancı olmadığım bir durumdu nihayetinde.

Büyükler vedalaşmadan önce bu konuyu tekrar konuştular, babam bana sordu, ben de başımı öne eğdim, sen bilirsin diyerek olumlu sinyalleri ilettim. Benim kaderim 16 yaşımda ve tam da o gün yazılmıştı. Sonraları farkına vardım bu gerçeklerin.

Ne ara geçti o bir ay ve ne ara giydim bu gelinliği, herşey rüya gibiydi. Çocuktum dedim ya, sürekli giyinmiş olduğum bluz ve pantolondan farklı bir şey giyiyor olmama sevinebilecek kadar masum bir hevesti bendeki. Yalnız, evlilik gelinlikten ibaret değildi. Kimse bana bunları söylemedi. Herkes imrendi, evleniyorum, gelinliğim çok güzel diye övgüler duyuyordum. Ben evlendiğimi gelinliği üzerimden çıkarmak zorunda kalınca anladım. İstemedim  gelinliğimi çıkarmayı. Sohbet edebilseydik, kocam bana ne kadar güzel olduğumu söylese, birlikte televizyon izlesek, sokaklarda dolaşsaydık sonra, böyle daha iyi hissedecektim. Çünkü o bir ay boyunca bunların hayalini kurmuştum sürekli. Ben evliliği yanlış hayal etmişim.

Gelinliğimi çıkardığım günün sabahı gecesine nazaran güzeldi, kendimi farklı hissediyor, ancak kocama hazırladığım güzel kahvaltı bana bakıp, ben kocamı nasıl uyandırsam diye düşünürken inanılmaz mutlu hissettim kendimi. Hem de prensesler gibi. Hayatımınsa en son yaşanan mutlu anlarıydı, bilemezdim.

Kocam gelinlik çıkarma adetinden sonraki günler eve sürekli geç geldi. Gün boyu yalnızdım, akşam yemeklerini hazırladım ve gece uyuyana kadar dolaba kaldırmadım. Yemeklerimin tadına baksa belki erken gelir diye düşündü çocuk kafam. Günler böyle geçiyordu. Sonra hamile kaldım.

Çocukken hamile kalıp, kocanın senin yemeklerini yemek için bile olsa eve gelmemesi, geç geldiğinde de hamile olmana rağmen seni tekme tokat dövmesi çok zormuş. Evlilik güzel bir şey değilmiş. Keşke evimiz yakın olsaydı annemlere. Onlara giderdim, istemiyorum orda yalnız yaşamak derdim. Ama babam üzülürdü duyarsa, kocamın kendini kötü hissettiğinde erkek arkadaşlarının yerine koyup benimle dövüşmesi. Aylar böyle geçti, doğuma günler sayıyorum.

Kocamın durumu çok iyi değil sanırım, evimiz, arabamız var ama bana pek para bırakmıyor. Ben de soramıyorum belki üzülür diye. Ekmek parası bırakıyor, onlardan biriktirdiklerimle ip alıp çocuğuma yelek, çorap örüyorum. Doktora hiç gidemedik, cinsiyetini bilmiyorum. O yüzden hep sarı ve yeşil örüyorum. İkisine de olur nasılsa.

Ördüklerimi yatağımın üzerine serdim, ben de yan tarafa uzandım ki karnıma giren sancıyla daldığım hayallerden düşer gibi uyandım. Kanama vardı. Kocamı aramalıydım. Telefona gidemedim. Çok kan kaybettim ve bayılmışım. Ertesi gün kendimi hastanede buldum. Öncesini anımsayamıyorum. Gece kocam geldiğinde beni antrede baygın bulmuş. Kanama çokmuş, kan kaybından ölebilirmişim. Oğlum… Oğlum ölmüş. Oğlanmış.

Ağladım, sus ağlama bakamadın çocuğa dedi, sustum. O evden çıktı yine ağladım. Geldi korkumdan sustum. Gözlerimi kırmızı gördüğünde yine dövdü beni. Bir gün çırılçıplak soyup dış kapıya koydu beni. Hava çok soğuktu. Büzüştüm komşular görmesin diye, ağladım yine korkarak, sessizce yalvardım beni içeri alsın diye. Çok korktum. Uyuya kaldı herhalde, unuttu beni sokakta. Ben donmak üzereydim, açtı kapıyı, yüzüme bile bakmadan işe gitti. Sıcak suyun altına girdiğimde bacaklarımdan süzülen kanı gördüm. Bu sefer ona söyleyemezdim. Bu kan da benim parçam, evladımdı. Çünkü çok acı çekiyorum ve parça halinde silueti geldi oğlumun. Beş aylık olduğunu şimdilerde idrak edebildiğim oğlum. Her şeyi ortada yavrum. Kimseye birşey söylemedim. Çok korktum.

Günler aylar yıllar her gün daha şiddetli geçiyordu. Bazı günler eve gelmiyordu kocam, sanırım başka kadınlarla görüşüyor ki sabaha karşı geldiğinde direk duşa giriyor, ama alıyorum farklı kokuyor. Keşke hep o kadınlara gitse de beni de annemlere bıraksa diye hayal ederdim. Hoş annemler de evine dön diyip duruyorlardı gittiğimde. Her evde olur diyorlardı. Anlamıyorum her evde böyle şeyler yaşanıyorsa insanlar nasıl mutlu gibi görünebiliyordu. Bu insanlar anlaşılmaz. Ben anlayamıyorum.

Sonra bir çocuk daha düşürdüm, kocam şahit oldu yine, beceriksiz kadın sahip çıkamıyorsun çocuklarıma diye daha çok dövdü. İçti dövdü, uyandı uykusundan yine dövdü. Hiç yorulmadı. Bense ölmedim.

Sonra iki oğlum ve bir kızım oldu. Onlar doğdu, çok şükür onları bir nebze koruyabildim kocamdan. Hep beni suçladı düşükler için ama karnıma vurduğunda kendi öldürüyordu evlatlarımız, bunu hiç düşünmüyordu.

Çok kötü olan bu evlilik hayatında çocuklarımın karşısında da dayak yedim. Oğullarım ağladı, kızım ağladı, ben ağladım, kocamsa hep aynıydı.

Bir gün göğsümde kocaman bir yara çıktı, içinden irin akıyordu. Önce önemsemedim, geçmesini bekledim, geçmedi, aylarca sürdü, sonra kız kardeşlerime söylediğimde onlar telaşa kapıldı. Doktora gidiyoruz dediler, kocam kızar diyemedim. Götürdüler, testler yapıldı ve bana kansersin dediler. Son evreymiş, sanırım öleceğim. Çünkü kardeşlerim çok ağladı.

Kanser olduğumu öğrendikten sonra kocam beni dövmedi. Başkalarının yanında ilgileniyor gibi davrandı. Eve geç gelmedi. İşten çıkıp direk geldi, çocuklarla oynadı. Bense bu hallerini görünce keşke gelinliği giydiğim gün kanser olsaydım diye düşündüm, halbuki kanser tohumu o gün atılmıştı bedenime, bilemedim.

Yazar Notu

Yazılan her şey okunmalıdır” felsefesine sahibim ve kâğıda dökülen her kelimeye sonsuz saygı duyuyorum. Bu yol ayrımımda gönülden aktarmaya çalıştığım teyzemin öyküsünü de sizlerle paylaşmaktan gurur duyuyorum. Onun anısını kaleme aldığım bu hikaye ile ölümsüzleştirmekti amacım. Umarım derginizde yer alır ve hayata bu açıdan bakan birinin gözlerindeki acıya, çığlıklarına şahitlik ederler.

Sevgi ve Saygılarımla

 

 

Paylaşmak

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.