Corona Günlerinde Bayram

Evde geçirdiğimiz buruk bir bayram gününden herkese merhabalar. Evde kalmanın bir mecburiyet değil de bir seçim olduğunda evde kalmanın insana zevk verdiğini idrak ettiğimiz zamanları yaşıyoruz. Özgür irademizle ‘seçim’ hakkımızı kullanarak ettiğimiz tercihler, birer mecburiyete dönüştüğünde hayatın çekilmez bir hale geldiğini sonunda anladık. Doğa kendisiyle empati yapmamızı istiyor. Çünkü onu rahat bırakmadık. Doğanın sistemini bozduk. Doğayı kirlettik, en sonunda onu küstürdük. İnsanoğlunun birbirine açtığı savaşlarla paylaşamadığı doğal zenginlikler en sonunda silkeledi bizi yakasından. Ve şimdi hiç bir yıkıcı savaşın sebep olmadığı sonucu, bir virüs yaşattı bize. Evde kaldığımız şu süreçte doğa kendini onarmaya başladı. Baştan sona onardı kendini. Gökyüzüne her baktığımda gittikçe belirginleşen mavisinden anlıyorum bunu. Tertemiz hava. Önceden hava kirliliğinden karşıdaki dağı görürdüm ama ağaçlarını göremezdim. Şimdi pastel boya netliğinde ışıldıyor doğa. Biz tadını çıkartamıyoruz çünkü bu mahrumiyeti hak ettik. Bunca kötülüğe, çekilmez habisliğimize rağmen dönen dünyaya teşekkür borçluyuz. Her gün doğan güneşe de teşekkür etmeliyiz. Tüm pasımıza rağmen aydınlattı bizleri. Ve geceye de teşekkür borçluyuz. Yarattığımız tahribatı örttüğü için. En başta Yaradan’a teşekkür etmeliyiz insanoğluna tahammül ettiği için. Bu süreç hem bir kriz hem de bir fırsat aslında. Hayat bizi kendimizle baş başa bıraktı. Kendimizi çok az tanıyoruz. Dünyaya insan olarak geldik ama ben ‘insan olma’nın hak edilmesi gereken bir mertebe olduğunu düşünüyorum. Sığ yaşadık bize biçilen ömrü. Bu süreç belki de kendimizi keşfetmemizi istiyor. Kendimize dönmemezi, özümüzü bilmemizi ve kendimize yine bizim engel olma halimizden sıyrılmamızı istiyor. En başta düşünmemizi istiyor derin derin. İnsanlığımızı sorgulamamızı istiyor. Mahrum kaldığımız güzelliklerin kıymetini bilmemizi istiyor. İdrak etmemizi istiyor ilahi adalet. Belki de bize son bir şans tanıyor bundan sonraki hayatımızda kendimize çeki düzen vermemiz için. İnsan değişirse tüm dünya değişir ve her birimiz yürüyen evreniz Mevlana’nın dediği gibi.
Bu Ramazan’da bir çok şey fark ettim. Hem kendime dair hem de insanın her haline dair bir çok şeyi düşündüm. En başta tüm insanlık için şunu diliyorum: ”Allah kimseyi açlıkla, susuzlukla ve bir başkasına muhtaç olma haliyle terbiye etmesin. ” Hep bu şekilde dua ettim.İnsan aç kalınca dalgınlaşıyor, susuzluktan dili damağı kuruyor. Kitap okurken dalgınlıktan anlamadığım ve defalarca okuduğum kısımlar oldu. Mayhoş bir ruh haliyle gezindim ilk günler evde. Ayakta uyur gibi bir hal. Ama ilerleyen günlerde alıştı bünyem. Çalışan, işe gidip gelmek zorunda olan insanları düşündüm. Açlığın verdiği dalgınlık konsantrasyonlarını etkilemiştir büyük ihtimal. Verimli bir çalışmaya engel olduğunu düşündüm bunaltıcı sıcakta hem oruç tutup hemde çalışmanın. Dünyanın ücra köşelerinde içecek temiz su dahi bulamayan insanları düşündüm sonra.  Sistemin köleleştirip iliğine kemiğine kadar sömürdüğü ve sonra da kendi kaderine terk edilen halkları düşündüm. Tok insanların duyarsızlığıyla terbiye edilen, açlık sınırının altında yaşayan aileleri düşündüm. Evine ekmek götürmek zorunda olan emekçileri düşündüm, hiç bir zaman emeğinin, alın terinin karşılığını tam olarak alamayan. Elindekiyle yetinmeye mecbur olan aileleri… Başlarda evde televizyon izlerken yeğenimin yanımda sürekli bir şeyler yemesi bana saygısızlık olarak geliyordu. İnsanın kokusunu aldığı bir şeyi yiyememesini düşündüm sonradan. Sokaklarda dilenen çocuklar geldi gözümün önüne. Restoranlarda yemek yiyenleri seyrederek doymaya çalışan, o yemeğin kokusunu alan ama tadını hiç bilmeyen… İşte o zaman orucun hakiki manasını kavramaya başladığımı fark ettim. Akşama doğru ezanın okunmasını beklerken,zihnimde yemeği tasarladığım yemekleri, üstüne içeceğim kahvenin kokusunu hayal ederken oburluğumdan utandım. Ben bunların hayalini kurarken ezan okunduğunda içtiğim her yudum suda, iftarı bile oruç haliyle geçiren aileleri düşündüm. İnsan bir iki kaşık yemek yiyince doyuyormuş aslında. Miden küçülüp açlığa alıştıkça bünyen, içilen su bile yetiyormuş insana. Aslında azla yetinmeye alıştırdığın bünyen sen daha fazlasını vermediğin sürece hayatta kalabiliyormuş öyle ya da böyle. Oruç; nefsi terbiye etmek, açın halinden anlamak, empati kurmak. Yaşamak istemediğimiz her hali başkasına yaşatmamak için mücadele etmek nefsimizle… Atılan yemekler,israf edilen gıdalar… Bizim atma lüksümüzün olduğu yiyecekleri dahi bulamayan insanları düşündüm, varlığından dahi haberdar olmadığımız, sokaklarda gördüğümüzde kafamızı çevirip yanlarından geçip gittiğimiz… Fark etmek için fazla tokmuşuz onu anladım. Alıştığımız tokluk vicdanı, merhameti sömürmüş de hiç haberdar olmamışız kendimizden. Sokağa çıkma yasağının ilk ilan edildiği gün sadece kendi boğazının derdine düşen, sokaklara dökülen insanları düşündüm. İbn-i Haldun’un ”İnsanı açlık değil, alıştığı tokluk öldürür” derken anlatmak istediği durumu idrak ettiğimi fark ettim. Ne güzel demiş öyle değil mi? Bu sözden daha güzel bir özet geçilemezdi herhalde. Bütün bunları, insanın her halini aklıma geldiği kadarıyla düşündüm uzun uzun.. Kendi insanlığımı da sorguladım bu süreçte. 11 ayın sultanını uğurladık. Bu gün bayram. Çocukken bayramlık giyisilerimi başucuma koyar, sabah kalkar kalkmaz hevesle giyerdim. Bu bayramı düşünerek geçirdim. Bu defa bedenimi değil, ruhumdaki çatlaklıkları giydirmeye çalıştım. İçimdeki bayram sevinci hala yerli yerinde dursa da artık nasıl bir insan olmak istemediğimi biliyorum. Dün gece şunu düşündüm; Oruç tutarken hepimiz eşittik. Tok, oruç tutarken anladı açın halini. Peki kaçımız eşittik iftarda, sahurda? Hakikatten eşit miydik? Bu gün kaçımıza bayram, kaçımıza değil? Bu soruya net bir cevap veremediğimiz sürece insanlık olarak alıştığımız toklukla ölmeye devam edeceğiz. Merhamet özümüz, sevgi ise ulaşabileceğimiz en üst mertebe.. Her iyilik, yardımlaşma, dayanışma sevgiden ileri gelir. Merhamet, vicdan,empati tüm bunlar sevginin farklı hallerdeki tezahürleridir. O’ndan türemiştir.Yaradan’ın bizleri yaratırken cömertçe dağıttığı sevgiyi birbirimize göstermekten ne kadar da aciziz. Sevgi en başta yaratılmış olanı Yaradan’dan ötürü sevmektir. Özümüzden gelir. Ve karşılık da beklemez sevgi. O ufak hesapların adamı değildir. Saflığı da özünden gelir, içten, en derinlerden.. Varlığıyla müsemma olanın yokluğu kızgın bir vaha değil midir? Sevgisizliktir her olumsuzluğun arkasındaki temel sebep. İnsan sevgisiz kaldıkça hırçınlaşır, agresifleşir ve hayata sonu gelmeyen bir öfkeyle bakmaya devam eder. Gözünün değdiğinde hata arar sevgisiz bir kalp, baktığında kusur görür objektifine sevgi koymayan.. Dünyada hala kötülük kol geziyorsa ve gittikçe belirginleşiyorsa şeytanın tahtı, bu sevgisiz yüreklerde artış olduğundandır. O yüzden ben her şeyin temelinde sevgi olduğunu, özümüzde sevginin varolduğunu ve sevgiyi birbirimize verdikçe dünyayı yaşanılabilir kılacağımıza inanıyorum. Kalplerdeki yarayı, ruhumuzdaki tortuları sevgiyle yıkayarak arınabileceğimizi ve ”insan” olma vasfını o zaman hak edebileceğimizi düşünüyorum. İçinde yaşadığımız dünyayı güzelleştiremeden cenneti hak edemeyeceğiz hiçbirimiz. O yüzden hedefimiz insan olmak olsun. Tüm insanlığa, sevgisizlikle imtihan olunmuş her kalbe, insan olmak için kendiyle mücadele edenlere ve kendini keşfetmek için ilim peşinde koşan herkeze,karanlığa aydınlığı bilmediği için alışmış tüm katı kalplere sevgi diliyorum bu bayramda. Bizler sevginin bizzat kendisiyiz. Kendimizi bilelim. İnsan değişirse dünya değişir, evren değişir. Ne demiş Yunus Emre :
”SEVELİM
SEVİLELİM
DÜNYA KİMSEYE KALMAZ.”
Herkese iyi bayramlar. Sevgiyle eşitlenebileceğimiz bir dünyada yaşamak dileğiyle..

Nazmiye Şen

“Ada değildir insan, bütün hiç değildir bir başına; anakaranın bir parçasıdır, bir damladır okyanusta… Bir toprak tanesini alıp götürse deniz, küçülür Avrupa, sanki yiten bir burunmuş, dostlarının ya da senin bir yurtluğunmuş gibi, ölünce bir insan eksilirim ben, çünkü insanoğlunun bir parçasıyım; işte bundandır ki sorup durma çanların kimin için çaldığını; senin için çalıyor.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.