Dune, kuma gömülü kehanetlerin suya ulaşma mücadelesi.

6 kitaptan oluşan ve ilki 1965’te yayımlanan “Dune” serisinin ilk kitabını bitirmiş bulunmaktayım. Öyle ki bu kitap hakkında o kadar çok yazılacak şey var ki ne kadar yazarsam yazayım, kesinlikle hakkını vermem mümkün değil. Çünkü bu kitabı incelemek ya da yorumlamak bir yana dursun onu tam anlamıyla anladığımı bile zannetmiyorum. Evet 700 sayfa olmasına rağman akıcıydı, her sayfa bitişinde bir sonraki sayfayı merak ettiriyordu, her seferinde artık şaşırmayacağım dedirtiyordu vs vs. Ama yine de tam anlamıyla anladığımı bile zannetmiyorum dedim çünkü, kitabın her bir satırında ayrı bir simgesellik, ayrı bir gönderme ve apayrı bir fikir var. Hatta çoğuz zaman aynı satırda birden fazlası bile var.

Kitabı okurken kendinizi yazar Frank Herbert‘in bu denli ayrıntılı bir evreni nasıl kurguladığını düşünürken bulacaksınız. Hatta kurgu o kadar güzel anlatım ve ayrıntıyla birleştirilmiş ki, kuşkuya düşeceğiniz noktalardan biri de gerçek mi kurgu mu olacak belki de. Bu arada evet kitabın kendine ait bir evren var. Bu evrende kurguladığı toplumlar ve karakterlerin, tarih, felsefe, siyaset, din, dil, gelenek, ve görenekleriyle hepsinin ayrı ayrı kültürleri vardır. Bir bakmışsınız günümüzde, bir bakmışsınız tarihin farklı sayfalarında geziniyorsunuz. Dune, insanlık tarihinin tek bir kısmını sembolik olarak anlatan bir eser olmamakla birlikte, onun içerdiği her bir olay birden fazla tarihsel noktaya gönderme yapıyor gibi geliyor okuyucuya. Kitabı inceleyen herkes farklı bir tarihî dönemle paralellik kuracaktır. Kısacası, bu kitap harika bir zeka ürünü.

Bilimkurgu kültürüne yabancı olanlar için; popüler kültürde bilimkurgu denilince akla ilk gelen uzayda geçen sahneler, ışın kılıçları, robotlar, uzay zaman bükülmeleri, zamanda yolculuklar vs vardır. Ancak Dune bu kalıbının bir hayli dışında kalan bir eser. Hatta eseri okurken bilimkurgu okuduğunuzu bile unutabilirsiniz. Buna rağmen Serinin ilk kitabı, bilimkurgu edebiyatının en büyük iki ödülü olan  “Hugo En İyi Roman”  ve  “Nebula En İyi Roman”  ödüllerini aynı anda kazanmayı başardı.

Kitapla ilgili yorumlarıma ara vererek kısaca olay örgüsünden bahsetmem gerekirse, Atreides Hanedanı’nın Arrakis’e gelişini, Harkonnen Hanedanı ile mücadelesini, Paul Atreides’in Muad’Dib’e dönüşümünü ve İmparatorluğa yükselişini, kısacası evrenin kaderini değiştiren olayların başlangıcını konu ediniyor.

Kitabın beni en çok etkileyen kısmı ise Fremenler ve onların su kültürleri oldu. Öyle ki çölde yaşayan bu topluluk  çöl hayatının zorlu şartlarında hayatta kalma noktasında geliştirdikleri yöntemler ve bunların toplumlarındaki yansımaları çok çarpıcı geldi bana. Bunlardan birkaçı ise şöyledir;

  • Fremenler damıtıcı giysiler giyerler. Bu giysiler kişinin ter, idrar vs. gibi kaybettiği bütün suyu mükemmel bir biçimde arındırarak ona geri verir. Böylece Arrakis’in aşırı sıcak çöl ikliminde hayatta kalabilirler. Bu giysilerin ağız kısmı bile kişinin nefes alıp verirken ağzından çıkan nemi toplayarak geri verir. Çünkü suyun tek bir damlası bile kaybedilemeyecek kadar değerlidir.
  • Ölen bir kişinin arkasından gözyaşı dökmek de öyledir. Bir insan bunu yapıyorsa o ölüme çok üzülmüş olsa gerek. Fremenler buna “ölüye su vermek” derler ve bu onların gözünde hayranlık uyandırıcı bir şeydir. Bu ne büyük bir sevgidir ki kişi sahip olduğu en değerli şeyi boşa harcıyor; bedenindeki suyu.
  • Bazı Fremen kadınları su halkaları takarlar. Su halkaları, içinde su bulunan parçalardan oluşan kolyeler ve bilezikler gibi takılardır. Çünkü burada su, altından değerlidir.
  • Fremenlerde bir kişi öldüğü zaman hemen alet edevatı toplayıp onun beden suyunu alırlar. Bir Fremen, öldüğünde ve suyu alındığında halkıyla yaşamaya devam eder. Bu, onun için büyük bir lütuftur. Bir insanın eti kendisine, suyu kabilesine aittir.

Bu kitapla ilgili aklımda kalacak iki isim var, anlamlarıyla beni en çok etkileyen isimler. Birincisi  Usül ,  temel direk anlamındadır, prensipler kelimesinin tekilidir. İkincisi ise  Sihaya , çöl baharı demektir, cennetin geleceğine işaret eden bir anlam taşır.

Sadece bilimkurgu severlerin değil herkesin okuması gereken bir kitap ve seri olduğunu düşünüyorum. Temin eder etmez seriye ikinci kitapla devam etmeyi düşünüyorum çünkü bana göre bir romanda olması gereken her şey bu kitapta var.

Hangi duyulardan yoksunuz ki, etrafımızdaki bir başka dünyayı göremiyor ve duyamıyoruz?

 

2 Pings & Trackbacks

  1. Pingback: Kıyamete Bir Milyar Yıl Kitap İncelemesi - Tek Tırnak

  2. Pingback: Merhaba, yayınevi misiniz? | Tek Tırnak

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.