Gönüllü Aldanış

Onu ilk gördüğümde elinde kalemi, sinirini çıkarırcasına kitabını çiziyordu. Kimi sayının altını kimi “değildir” diyerek tuzağa düşüren harf oyunlarını bir urganla yuvarlak yapıp boyunlarına doluyordu, kimi şıkların ise üstünü birinden daha kurtulmanın verdiği zevkle çiziyordu. Bazen ise yalnızlıklarını bir kenarda beklentilerini diğer kenarda toplayıp sürekli işliyordu beyninde. Bu işleyişten, yüzündeki mağrur gülümsemeye bakacak olursak, o memnundu. Peki ya sayılar, sayılardan kalan yerlere sığınmaya çalışan kelimeler… Onlar memnun muydu? Hiç sanmam. Hoyratça hareket eden kalemden hepsi nasiplerini alıyordu. Eskiden temizliğiyle övünen kâğıt işkencelere dayanamayıp kararmıştı, kelimeler, boyunlarında birer urganla ayaklarının altından kayacak olan iskemleye bakıyorlardı, sayılar yan yana sıkışıp bir mevtaya daha yer açıyorlardı… Bazen bu sayılar yanlış yerlere düşüyorlardı. Bu tehlike yaklaşıyor demekti. Çünkü bu cani, onları yok etmek için silgisiyle hunharca bastıracaktı, sonuç zaten bilindik: Bir yığın enkaz… Her şeyi anlıyorlardı hatta bu katilin kendini tatmin etmek için yaptıklarını da anlıyorlardı ama bu adına silgi denen şeyi hiç anlamıyorlardı. Evet, belki onlardan daha güçlüydü hatta onları yok edebilecek güçlükteydi ama ne kadar çok yok ederse o kadar çok yok oluyordu. Böyle bir mantık olabilir miydi? Ne var yani tüketmeden, tükenmeden birlikte yaşayıp gitseler,  silgi artık gerçekleri görse de bir maşa olmaktan kurtulsa… Fena mı olurdu? Ne demek güçlüler zayıfları ezer? Zayıflar, güçlü olmadıkları için mi zayıf sanıyorsunuz siz? Onlar kendilerine yapılana razı geldikleri için zayıflar, boyun eğdikleri için zayıflar. Şimdi hepsi toplansalar, silgiyi de kendi taraflarına çekseler, bu katile karşı çıkamazlar mı? Pek âlâ çıkarlardı. Kelimeler ile sayılar bir daha kazık yememe grevi yaparlardı, silgiler oturma eylemi düzenleyip yerlerinden kıpırdamazdı, hepsi mutlu olurdu. En başta da kâğıdın yüzü ağarırdı…

Ben bunları düşünürken katil de boş durmuyordu. Her geçen dakika yaptıklarına bir yenisini ekliyordu. O da ne? Ringde rakibini ölümcül bir yumrukla nakavt eden boksör gibi soluk soluğa ayağa kalktı,  kitabını sıkı sıkı tuttu. Biliyordu tabi o kitapta ne cinayetler işlediğini… Kimse görmesin diye de yeni yeni büyüyen göğsüne bastırdı kitabı. Bu hareketiyle maktullere teselli hediyesi vermek istiyordu belli ki. Hızlı adımlarla uzaklaştı ama ben biliyordum geri gelecekti. Katiller olay yerine geri dönerlerdi çünkü. Öyle de oldu. Bu seferki kurbanı bir romandı. Belli bu sefer de önce her satıra yiyecek gibi bakıp, alacağını alıp öyle bitirecekti işini. İşte, yeniden hırslandı, satırların altını delercesine çizdi. Yaptığını hoş göstermek içinde renkli kalem kullandı, böylece yaptıklarının üstünü örtebileceğini düşünüyordu belli ki. Bense tüm olaya tanıklık ediyordum. Şimdi polis gelse gözaltına önce ben alınırdım. Çünkü olayı tüm detaylarıyla biliyordum. O ise arada bir geriye attığı gece gibi karanlık hatta tüm olayları gizleyebilecek derecede karanlık saçıyla, birbirleri üstüne attığı hafif eğri bacaklarıyla benim varlığımdan habersiz deniz mavisi gözleriyle kitabı boğmaktaydı.

Duyuyordum. Harfler, vücut buldukları kelimelerden ayrılmamak için denizde tutunacak bir dal arıyordu. Özellikle küçük harfler önceleri büyük oldukları için kıskandıkları büyük harflerden yardım diliyordu; noktalar kıvrak hareketlerle zıplayarak virgüllerin tepesine çıkıp boğulmamak için çırpınıyordu…

Yine de o elleri yok mu? Her şeyi güzel gösteriyordu. O narin parmakları, arada bir geriye kayan bluzunun açtığı beyaz kolları yaptıkların gizlemeye çalışan bir çocuk masumluğuyla karşımda duruyordu. Ama o masum değildi ki. Yine de onlara bakmaktan kendimi alamıyordum.

Uuuvv. Birden titredim, hava da iyice soğudu diye düşündüm. Üzeri toz kaplı petekler de bir işe yaramıyordu. Koca koca pencereler, kışın getirdiği o beyaz ışığı yıllardır görmediği dostuna kavuşur gibi içeri davet ediyordu. Üzeri çizilmiş masalar, bir ayağı kırık sandalyeler, kenarları yıpranmış kitaplar her şeyden habersiz titrek ellerini ceplerine koymuş bir şeyler mırıldanıyorlardı. Bense o sırada şunları söylüyordum:

Kahveciler kahve koyar fincana

Dudakları benzer leyli mercana

Azrail gelse de kıyamaz bu cana

Kıyan ellerine de kurban olduğum

İşte, yine o kazandı. Yaptıkları yanına kâr kaldı. Hani grev yapacaktık? Hani birlik, beraberlik? Hepsi yalan mıydı? Hayır. Yalan değildi sadece biz kendimizi bahanelerle avutmaya devam edecektik… Son bir kez cinayet mahalline baktım. Ne de olsa o kadar plan yapmıştık ama ne o planlardan eser vardı ne de o coşkulu düşüncelerden… Kelimeler, sayılar hâlâ o katilin verdiği teselli hediyesinin etkisindeydi. Biliyordum katil o hediyeyi, çocuğunu eve çağırmak için kullanan anne gibi kullanmıştı ama ben de tıpkı düşündaşlarım gibi kendimi avutacaktım.  Bana mı gülümsedi o katil? Ne katili işte güzel kız. Koş peşinden belki arkadaş olursunuz ama kelimeler, sayılar, grev… Neyse bunları sonra düşünürüz hazır kız bana gülmüşken…

Paylaşmak

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.