Saten Elbiseli Kadın

İki gün boyunca uyumamıştı adam. Yatağın yumruklamaya hazır çarşafları bana dokunma der gibi bakıyordu. Göz bebeklerinde biriken sağanaklar da bir bulutla buluşmamıştı henüz. Yalnızlığını cezveye doldurup içti adam dışarıyı seyrederken. Sokakta sararmış yapraklar onu ter içinde bırakıp giden güneşin önüne geçen bulut gibiydi. Kaplamıştı tüm yolu. Adam kahvesinden dolu dolu bir yudum almıştı. Gidenin parfüm kokusunun asılı kaldığı ev ağır geliyordu ve hiç uyumamıştı. Ev gibiydi bomboş! Terk edilmişti. Bu sefer barışmak için küsülmemişti. İlk defa kadının sırtına dikkat etmişti adam. Çünkü son görüşüydü kadını, kapının eşiğinden henüz taşmamış ayaklarını. Aynı eşikten geçti adam. Kapının önündeki can kırıklarına basmamaya dikkat ederek. Geriye kalan tek şeyi bedeni ve içindeki oyuktu. Onu gecelerce uyutmayan oyuk. Ayaklarının altında çıtır çıtır ezilen sonbahar yapraklarına acımadı. İçindeki yangında aynı böyle tutuşmamış mıydı? Çıtır çıtır.. Çıra gibi. Ama elleri hala buz gibi. Atkısını iyice doladı boynuna ve soktu ellerini cebine. Yürüdü yürüdü. Güneş çoktan batmıştı. Battığı yerde ufak bir sigara dumanı bırakmıştı. Adam dumanı soludukça küçüldü omuzları. Ayakları onu bilmediği sokaklara götürdü. Ve hayret etti adam bu sokağa daha önce hiç gelmemişti. Yinede anısı olmayan bir dünyaya adım atmak güzeldi. Yürürken ilk defa mağazaların vitrinine çevirdi başını. Saçlarına yağan kar ilk defa rahatsız etmişti kendini. Yansımasının küçüklüğüne şaşırdı. Aldığı her nefes küllük gibi ezerken çiğerlerini bu kalıba sığdığına şaştı. İki adım atmıştı ki kapısı aralık kalmış bir evin.Büküp boynunu baktı göz ucuyla. Mumların titrek alevi aydınlattı yüzünü kapıyı iterken. Burası boş bir eve benziyordu , içeriden piyano sesi düzensiz melodilerle ona dokunan parmakları yakıyor gibiydi. Korkak bir piyanistle tanışacağını zannederken adam kadını gördü. Kadının sırtı adama dönük ve fark etmedi geleni. Fark etseydi gözünün ucundaki damlayı ne olursa olsun akıtmazdı belki. Adam nefesini tutarak kadına baktı ve sesini hiç çıkartmadı. Kadın kalktı piyanonun başından. Üzerinde gülkurusu renginde saten bir elbise vardı sırtı çıplaktı. Omuzları sahipsiz ve saçları sımsıkı topuz. Bu şahane omuzlara değmekten korkar gibiydi. Kadın uzun koridorlarca yürüdü. Adam takip etti. Kadın arkasına hiç bakmıyordu. Adam ise bu serçeyi ürkütmeden seyretmek istiyordu. Kadın boş evin duvarlarını dolduran yağlı boya tablolarına baktı. Hepsini kendi yapmıştı. Yine gelmemişti beklediği, sergiye. Bu ev 2 saat öncesine kadar misafirlerle doluydu. Ama içlerinde beklenen yoktu. Beklenen olmadıktan sonra neye yarar kalabalıklar derdi önceden. Şimdi ise bir beklenen olmadıktan sonra tadı var mı beklemenin der gibi bakıyordu duvarlara. Her adımında artçı şiddeti, gözünün değdiği her tabloda kalbinden türeyen bir kırgınlık yakıp ezmişti vakur duruşunu. O da bir geride bırakılandı. Geride kalanların, geçmiş zamanı şimdiki zamanda yaşamak gibi yetenekleri vardır. Kadın bu yeteneğini tuvale dökmeyi tercih etmişti. Tüm resimlerde aynı adamı çizmişti. Aynı duruş, aynı bakış, aynı dudaklar sinsice kıvrılan. Bakışlarında yağlı urganlar sallanıyor, her tuvalde ölüm sessizliği kadına dikmişti gözlerini. Arkasında onu takip eden yabancı adamda. Kadın ayağındaki topuklu ayakkabıları çıkardı, itinayla koydu kenara. Adam kolonun arkasına saklandı çünkü kadın bir tuvalin başına oturmaya hazırlanıyordu. Oturdu . Eline fırçayı aldı, önce ters yeriyle hafifçe ensesini kaşıdı. Sonra daldırdı boyaya. Adam gittikçe hayranlaşan bakışlarıyla çıktı olduğu yerden sessizce çöktü yere. Karşısındaki sakinliği içine çekmek ister gibi yiyordu sessizliği bakışları. Sadece tuvalin üzerinde gidip gelen fırça sesleri… İnmeye başladı yavaş yavaş gözlerinin kepenkleri adamın. Onu günlerdir uyutmayan kalp çarpıntılarını susturmuştu saten elbiseli kadın. Hiç sesini çıkartmadan öylece durarak. Uyudu adam gevşedi vücudu durgun bir göl gibi. Kadın resmini bitirdi ve kalktı yerinden yavaşça. Adamı gördü. Dünyanın en nadide eserine bakar gibi baktı merakla. Gitti yanına ve koydu başını omzuna. Ne bir yabancılık ne de çekingenlik vardı duruşunda. Geçmiş zamanın sisini kır saçlı bir adam dağıtmıştı. Sadece uyuyarak! Uzattı ayaklarını geçmişi tekmeler gibi. Şaşırdı kadın. İşte şimdi , şimdiki zamanın ta kendisindeydi…

 

 

* Müzik Tavsiyesi ;

Paylaşmak
Nazmiye Şen

“Ada değildir insan, bütün hiç değildir bir başına; anakaranın bir parçasıdır, bir damladır okyanusta… Bir toprak tanesini alıp götürse deniz, küçülür Avrupa, sanki yiten bir burunmuş, dostlarının ya da senin bir yurtluğunmuş gibi, ölünce bir insan eksilirim ben, çünkü insanoğlunun bir parçasıyım; işte bundandır ki sorup durma çanların kimin için çaldığını; senin için çalıyor.”

2 Yorum

  1. AvatarAnonim Cevap

    Çok fazla devrik cümle var. Başta hoş geliyordu kulağa ama sürekli tekrarlanınca kabak tadı verdi. Fakat genel hattıyla güzel bir anlatım olmuş kaleminize sağlık

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.